18 Mayıs 2008 tarihli Birgün Gazetesi Zir-i Zemin sayfası yazarlarıyla keyifli bir sohbet yaptık, muhaliflik, samimiyet ve müzik endüstrisi üzerine konuştuk, tam metni www.birgun.net adresinde veya haberin devamında bulabilirsiniz...
Taife Unsuru: Bizim şahsi kanaatimiz Zardanadam’ın muhalif bir grup olduğu, lakin karikatürize politik müzik tanımlarımız içine girmeyen bir söz ve icranız var. Sizi muhalif yapan ne?
Zardan Unsuru: Biz hadi gidelim de muhalif bir iş yapalım diye çıkmadık. Dünya da her şey çok kötü gidiyor, ülke b.k gibi, hadi gidelim bununla ilgili bir müzik üretelim gibi bir başlangıç olmadı. Biz eğlenmeye çalışan dört beş tane serseri biraraya geldik ve müzik yapmaya başladık. Ancak bizim hayatta durduğumuz nokta muhalif olduğu için ortaya çıkan ürün de muhalif oluyor. Yirmili yaşlarımızın başında kariyer yapmış, birer işe girmiş, bazılarımız aile kurmuş insanlar olarak çok mutsuz hayatlarımız vardı. Bu tatsız hayatta kendimize küçük bir dünya kuralım derken bir araya geldik, küçük bir oda tuttuk kendimize ve müzik yapalım dedik. Bir yandan da hepimiz kendini var etmek için o eylemden bu eyleme koşan, bazısı hiçbir eyleme katılmayan ama kendi sivil itaatsizliklerini bulunduğu okulda, çalıştığı işyerinde ya da ailesinde ya da devletle olan ilişkisinde gösteren ya askerden kaçan ya patronunu hiç takmayan insanlar olduğumuz için Zardanadam’ın müziği ve müzikle olan pratik ilişkisi bu şekilde oluştu.
Bizi muhalif yapan durumlardan birisi de sanatı satmamamız. Bugüne kadar müziğimizi satmamak konusunda ve satılmayan müziğin de ciddi ve piyasada satılan diğer ürünler kadar kaliteli olabilmesi konusunda iddialı bir çıkış yaptık. Mağara adamı duvara ilk resmi çizdiği zaman kaç satarım diye yapmıyordu, Nazım Hikmet şiir yazarken şiirden köşeyi dönmek için yazmıyordu. Sanatın satılır bir şey olması kapitalizmle ilişkili ve son yüz yüzelli senenin işi. Müziğimizi ücretsiz paylaştıkça fakirleşmedik aksine zenginleştik. Çünkü senin gibi düşünen, hisseden insanlar var; bu piyasa şartları içinde müzikle ilgili bir sorun var ve bunu hisseden bir sürü insan görüyorsun. Anadolunun her kentinde inanılmaz bir ağ var. Bu Unkapanı’nın asla erişemediği bir ağ. Kocaeli’de bir dükkan var, Tunceli’de bir tane kafe var, Bursa’da bir tane tişörtçü var, öteki tarafta bi kültür merkezi var… Oralara giden bütün çocuklar rock dinliyor ve bu ağ kabul etti bizi. Ancak buraya bilinçli bir biçimde sızmaya çalışmadık, biz “albümlerimizi isteyen varsa yollarız, isteyen de internetten indirsin” dedik. Şu an Zardanadam bilinen ve Türkiye’nin her yerinden teklif alan bir grup ise bunun nedeni dünyanın en güzel müziğini yapmas ya da çok politik bir grup olması değil, böylesi bir alternatif yol olduğunu gösterip kitlesiyle samimi bir ilişki kurması belki de.
Bir şirketle anlaşmadan, prodüktörün dediğini yapmadan, şarkılarının illa ki üç-dört dakika arasında olması gerekmeden, klip çekmeden, Unkapanı’nda dağıtmadan da bu iş olabiliri rock gruplarına göstermek çok önemli. Web sitemizden son iki üç yılda 770.000 dosya indirilmiş. Bunu nasıl başardık, Türkiye’de az önce andığım gibi bir ağ olduğunu, piyasada sunulanın dışında işleri talep eden bir kitle olduğunu, bir şeylerin yanlış olduğunu hisseden insanlar olduğunu öğrenerek.
TU: Az önceki “neden muhalif” sorumuzun yanıtı sanıyorum biraz da bu internetten albüm dağıtımı tavrından geçiyor. Ancak görüyoruz ki bu gerilla taktiği de son dönemlerde piyasa tarafından sıkça kullanılan bir şeye dönüştü.
ZU: Bizden sonra Yakup bu işe devam ediyor diye sevindik, sonra popçular da bunu yapmaya başladılar, bir süre sonra bunun daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum. Unkapanı mantığının iflas etmek durumunda olduğunu da görüyorum. Ama tüm bu gelişmeleri çok da sevinçle karşılamıyorum. Bu ülkede kişi başına düşen milli gelir belli, satılabilecek albüm sayısı belli, yapılan müzik belli, halkın müzik ilgisi belli ve bu sektörün bu mantıkla devam etmesi müthiş zor. Bunun yarattığı bir tür ekonomi var, on bin albümü dağııtınca bir anda konser teklifleri artmaya başlıyor. Bu da piyasa için yeni bir gelir kaynağı. Elbette bizim için de aynı durum söz konusu. Konserden aldığımız parayı ise şöyle düşünüyoruz, konsere gelen insandan biz para aldık ve bunu bir şekilde geri ödemeliyiz. Bunu da onlara albüm dağıtarak ya da …
TU: Yani konser gelirlerine dokunmuyorsunuz ve bu gelirleri bir şekilde o parayı verenlere iade ediyorsunuz.
ZU: Tek kuruşuna dokunmuyoruz. Müzikten aldığımızı müziğe veriyoruz. Birebir ilişki kuruyoruz insanlarla, “abi hakkatten siz mi cevaplıyorsunuz bu mailleri” diye soruyorlar. Sevgilisinden ayrıldığını yazıyorlar ve o insanlar beni kendilerine bu kadar yakın hissediyorken ben onlara cevap yazmalıyım. Menajerle cevap vermek, reddetmek gibi şeyler bize yakışmaz, biz böyle 100.000’e yakın mail yanıtladık. Bu samimiyetle sizi gören 100 bin insan bizim için çok önemlidir. Bu ülke adına ümitlenmek gerekiyorsa ümitleneceğimiz kitle onlar. Onlarla çoğalıyorum ve onları kaybedemem.
2006’da Barışarock sahnesine baret ve işçi tulumlarıyla çıktık, bize göre çok doğruydu. Oraya çıkıp çal ve git dışında bir şey yapmalıydık. Evet hazcı bir müzik yapıyoruz çünkü müziğin birincil işlevi bize göre eğlendirmek. Türkiye’de de alışkın olduğumuz bir akım düşük müzik: uyuşturan durumlar var, b.k gibiyiz, dünya battı, kahrolsun, herşey kötü, iş kötü, aile kötü, sevgili kötü gibi. Bence müzik umut vermeli. Eğer sanat da umut vermezse yaşamak için hiç bir neden kalmayabilir.
TU: Başından beri dinleyicinizle olan samimiyet üzerine vurgu yapıyorsunuz. Bizce de Zardanadam samimi bir grup. Daha doğrusu birilerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu açıkça hissedebiliyoruz ve zaten olması gereken şey, yani insani ilişki bize özel bir şeymiş gibi geliyor. Sen kendi hayatını yaşıyorsun ve bunu anlatıyorsun, müzik yapmasan da biri mail atınca cevap, yolda selam alsan selam verirsin hayatta. Birilerini cevap vermeyecek mertebeye çıkaran nedir?
ZU: Bizim yaptığımız ilk iki albümü, bırakın kliplerin gösterilmesini, radyolar bile çalmadı. Resmi, bandrollü ve piyasada satılan bir albüm yapmadıkça bizi profesyonel bir grup olarakta kabul etmediler. Bu bir tür güce taparlık mevzusu. Ne yapabiliriz diye düşünürken bu gücetapma durumunun bırakın sektörü toplumda da, dinleyicide de hatta muhalif dinleyicide de var olduğunu fark ettik. Onlarda etkileniyorlar, televizyonda gördüklerine kıymet veriyorlar. Biz konserden sonra seyircilerin arasına karışmayı, bizden sonraki grupları hep birlikte dinlemeyi, müzisyen olmak isteyen gençlerle sohbet etmeyi, onlara kendi deneyimimizi, gerilla taktiklerini anlatmayı seviyoruz. Siyah camlı, perdeli minibüslerle konsere gidip gelmek, erişilmez olmak bizim derdimiz değil… Çünkü biz bu samimiyeti kaybedersek ve ticarete bulaşırsak kötü olur, biz zaten 9-5 kapitalizme çalışan insanlarız bir de üzerine Zardanadam da ‘bussiness’ olursa s.çtık yani.
TU: Zardanadam’ın tarzı olan, hatta yakın zamanda kendine menajer denmesini hakaret kabul eden konser ve turne sorumlunuz Burak’ın yeni grubu Ehl-i Keyf’in de benimsediği bu piyasa ilişkileri dışında kalmaya ve dayanışma kültürüne vurgu yapan tutum o “başka bir dünya” dediğimiz şeye kültürel açıdan tekabül eden bir şey aslında. Ama o ilişkiler hâlâ orada duruyor ve yeni gruplar, sanatçılar, müzisyenler ister istemez bunun mağduru oluyorlar. Ne yapmalı?
ZU: 2004 Barışarock’ta bir müzisyenler atölyesi düzenledik. Ben orada bir hayal kırıklığını dile getirdim. Ben sanatçıların çok özgür bireyler, düşünen beyinler olmasını beklerken onların imzaladıkları sözleşmeleri görünce hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü onlar esaret sözleşmesi. Türkiye’deki tüm şirketlerin sözleşmelerini gördük. Öyle sözleşmeler var ki ne giyeceğinden neyi çıkaracağına kadar karışıyorlar. Şöyle bir madde vardı, “sanatçı Türk örf ve adetlerine uygun davranmak zorundadır yoksa karşılığında bilmem şu kadar bin dolar tazminat ödeyecektir.” Sanatçı muhalefetten ve özgürlüklerden bahsedecekse önce kendi özgür olmalı, piyasa şartlarına teslim olmamalı. O zaman gerçek ve sahici olur, söylediği sözün arkasında durabilir.
TU: Burada Zaradanadam’ın özel durumunu vurgulamak lazım; siz “gündelik hayatınızı sürdürmeye yetecek bir ücret aldığınız işlere sahipsiniz, boş zamanlarınız da müzik yapıyorsunuz, biz bütün hayatımızı müziğe adadık ve yaşamak için bu sözleşmeyi imzalamaya mecburuz” diye eleştirilebilirsiniz. Bizce bu noktada bir tartışma varsa bu tek tek bireylerin imzalayıp imzalamaması ya da piyasa dışında kalmayı başarıp başaramaması değil. Sizinki gibi yol gösterici deneyimler vasıtasıyla toplu bir özgürleşme. On tane grup o sözleşmeyi imzalamazsa sözleşmenin içeriği değişecektir değil mi?
ZU: Bizim müzisyenler sendikası diye bahsettiğimiz proje asla gerçekleşemedi. Çünkü müzisyenlerin bir çoğu o felsefeyi benimsemedi. Çünkü hayatta kalmanın daha kolay bir yolu var, bir tane klip çekersin, bir tane polemik konusu bulursun ve medyaya zart diye çıkarsın. Müzisyen egosu denen şey hepimizde var, televizyonda kendini görüyorsun, yolda giderken şarkın çalıyor ve bu seni bir şekilde şişiriyor. Barışarock’ın altıncı yılında artık bir müzisyenler sendikası inşa edip Unkapanı mantığına, büyük şirketlerin mantığına, sözleşmelerin mantığına ve de menajerlerin mantığına karşı çıkabilmeli.
TU: Böylesi bir örgütlenmenin piyasayı zorlama gücüne sahip olabilmesi için toplumsal bir tekabüliyete sahip olması gerekir. Dinleyiciler gerek hayatlarını idame ettirebilmeleri gerekse de kitleselliği korumak için müzisyenine sahip çıkmalı. İster istemez şuna geliyoruz, müzisyenler örgütlenecek ama dinleyiciler dediğimiz insan güruhu da örgütlenecek.
ZU: Bunu en çok biz isteriz, ancak yanlız olduğumuz için sesimiz güçlü çıkamıyor. Dinleyicide de “bir tek bunlar yaptığına göre ya b.ktan bir iş yapıyorlar ya kötü bir grup” gibi bir yaklaşım mı oluyor acaba. Ama bu işi yirmi grup yaptığında böyle alternatif bir şeyin mümkün olduğunu herkes bilmiş olacak.